Güzin Abla

Çocukluğumda günlük gazeteler benim için çok önemli bilgi kaynaklarıydı. Özellikle hafta sonları çıkan ekleri ve bunların içindeki tüm saçma sapan magazin içeriğini mutlaka okurdum.  Güzin ablanın köşesi de, o zaman hangi gazetedeydi hatırlamıyorum, çaktırmadan göz ucuyla okuduğum, belki çocuk kafamda ilişkilere dair ilk -bilgi- ve önyargılarımı oluşturan kaynaklardan biri oldu ne yazık ki.

Güzin abla köşesinin hala yayımlanmaya devam ettiğini bilmiyordum. Muhalif gazetelerden bazıları internet sitelerinde son okur sorularından birine verilen cevabı haber yapınca öğrendim. Aslında suç duyurusu niteliğindeki bu haberlerin maalesef hiçbir hukuki sonucu olmadı.

Bir kadın, Güzin Abla’ya “Üniversitede tanıştığım bir gençle arkadaşlık ediyordum. Bir akşam beni arkadaşının evine götürdü. Orada bana içki içirdi ve rızam dışımda benimle beraber oldu. Şimdi ben erkeklere artık nasıl güvenebilirim, söyleyin bana” sorusunu soruyor.

Güzin Abla ise, “Bunları benimle paylaştığın için teşekkür ederim sana. Çünkü işte bu tür olaylar, genç okurlarıma örnek oluyor, iyi bir ders oluyor. Onlara verebileceğim öğütlerden çok daha fazla işe yarıyor. Her önünüze çıkan erkeğe hemen güvenmeyin, onu çok iyi tanımadan baş başa kalmayın… Bu olay sana bir ders olsun. Bundan böyle tatlı sözlere inanmadan önce daha bir temkinli olursun eminim” diye cevap veriyor.

İşte bu güvenmeme, korkma, çekinme, temkinli olma mevzusu, bir de tabi her zaman kurbanın sorgulanıp suçlanması Türkiye’de büyüyen tüm kadınların hayatının bir özetidir aslında.

Bizim ergenliğimiz de etrafımızda gerek basın, televizyon aracılığıyla, en çok da aile çevremizde kadınların kendilerini koruyup sakınmalarını öğütleyen bir sosyal çevre örülmesiyle geçti:

Erkek açgözlü, cinselliğe düşkün ve saldırgandır. Bu onun doğası, bir nevi hakkıdır.

Kadın ise naif, saf, cinsellikle pek ilgisi bulunmayan, zayıf bir varlıktır.

Erkeklerin bu doğadan gelen saldırganlığına karşı kendisini korumalı, onlara güvenmemelidir.

Çünkü genç bir kadının temel görevi, evlenmeden önce cinsellik yaşamadan okulunu bitirip, eğer görece modern bir ortamda büyüdüyse saygın bir iş sahibi olup sonrasında çoğalma amaçlı evlenmektir. Ama evlenmeden önce cinsellik yaşamamak, onun büyüme sürecindeki temel misyonudur. Kalanı zaten hallolur. 

İşte bu görüşle yetiştirilen kadınlar olarak çok çok büyük bir çoğunluğumuz sokaklarda sağda solda tacize uğrayarak büyüdük. Minibüste kalçamıza dokunan adamları, sokakta peşimize takılanları bir çoğumuz ailemize anlatamadık. Çünkü kadın, kendisine kurması öğütlenen koruma kalkanı altında aslında bir utanç taşımayı öğrenir. Bu yüzden bedenine yönelik saldırıları olması gerektiği gibi öfke ve dirençle değil, utanarak ve suçluluk duyarak karşılar.

Güzin Abla’ya gelen soruda, belki reşit bile olmayan bir kadının suç duyurusu var. Çağdaş bir ülkede hiç tereddütsüz ceza hukukunun konusu olacak bir cinsel suç var.

Ama kanunlara ne yazarsanız yazın, hukuk toplumların zihniyetine göre şekilleniyor. Anne ve babalarımız bize utanmayı değil yaşamayı, bedenimizi koruyup kollamayı değil ona saygı duymayı öğretseydi, anne ve babaları erkek çocuklarına cinselliğin bir kadından alınması, koparılması gereken bir şey değil de iki insanın sevgisinin sonucu olması gerektiğini söyleyebilecek kadar onlara ve hayatlarına girecek kadınlara saygı duyabilseydi… hukuk sistemi de insan bedeninin ayıbını değil saygınlığını temel alan kararlar alabilirdi.

Arkadaşlarım çoğunlukla ailemi suçlamamı, bu düzen içerisinde onların çocuklarını korumak zorunda olduğunu, savaşın başka yerde olması gerektiğini söyler. Ben özgürlük savaşımı en çok aileme karşı verdim. Son derece modern görünümlü, iyi eğitimli özgür düşünceli bir anne babanın çocuğuyum. Ama istediğim şehirde, istediğim şekilde yaşama kararımı ve hayatımın bugün yolunda gitmesini sağlayan yaşam tecrübesini ailemle mücadele ederek kazandım. Beni ben yapan tüm cesur adımlarımı onlardan gizli gizli veya sonradan söyleyerek, onları zorla ikna ederek attım.

Toplumla savaşamazsınız. Bir kadın, bir erkek, en büyük mücadelesini ailesine karşı verir çünkü kafanızdaki sınırları çocukluğunuzda tüm o magazin çöplüğünün yanında aslında aileniz çizer. Çocuğuma sınır çizmeyen bir ebeveyn olabileceğimi düşünsem de bunu ne kadar başarabileceğime emin değilim çünkü insan kafasındaki tabu ve yanlışları bazen kendisi bile fark edemiyor. Bu yüzden umarım benim çocuğum da bana rağmen ve gerekirse bana karşı, kendi istediği kişi olmak için mücadele verebilir.

Anne babalar için üzücü olabilir ama daha çağdaş, daha mutlu bir gelecek, bizim gibi olmayan çocuklar sayesinde mümkün olabilecek.

 

Reklamlar