Ara

Yakılacak Düşünceler

Bunlar değil, onlar yanacak

Muğla’nın Kadın Şoförleri

Otobüsteki tekme hakkında yazmak istemiyorum. Aile Bakanlığı’nın şort varsa tekme için sebep vardır mesajını içeren açıklaması hakkında yazmak istemiyorum.

Başbakan’ın mırıldanma önerisi hakkında konuşmak, konuşulanları okumak istemiyorum. 

Tecavüz haberlerinin “olay yaratan kareler” başlığıyla  internet gazetelerinin spor sayfalarında salyalar içinde yayımlanması hakkında söyleyecek söz bulamıyorum artık. 

 Magazinden tiksiniyorum. Angelina bile aldatıldı diye zevkten çıldıran erkek magazini mi, Brad’in zor seçimi diye iki kadının fotoğrafını yan yana yayınlayıp seçmemizi bekleyen muhafazakar internet gazeteleri mi daha iğrenç düşünmek istemiyorum.

Ebru şallı ile yaşadığı yaz ilişkisini bir anne olarak ona saygı duyduğu için açıklamadı diyor Kanal D’de sabah magazini sunan adını bilmediğim iki kadın. Cem Yılmaz’ı takdir ederken kadının saygınlığını annelik şartına bağlayıp, yaz aşkı yaşamasını ayıplıyorlar. Midem bulanıyor.

Tüm bunları yazmak hiç istemiyorum. 

Türkiye’de popüler gazeteleri okumak genel kültürünüzü veya bilginizi artırmaz. Sizi önyargılı, cahil ve hoşgörüsüz kılar. İnternet gazeteleri nefret suçu makinelerdir. 

Türkiye’de kurumsal iyilik bulmak zordur. Basını izlerken, birkaç bireysel girişim ve STK’nın çabaları haricinde olumlu bir adım atıldığını göremezsiniz. 

TV karşısında bu halet-i ruhiyedeyken ve hiçbir şey yazmak istemezken Muğla’nın kadın şoförlerini gördüm. Belediye Başkanı’nın kadın şoför istihdam etme kararıyla şehir hayatına tam ortasından katılan yedi kadın şoför, durmadan söylemek ve yazmaya devam etmek konusunda cesaret verdi. 

Türkiye’de otobüs şoförleri erkektir. Ve geniş katılımlı bir anket yapsanız, tacize uğrar, rahat edemez, iyi süremez vs. gibi mantık dışı gerekçelerle kadın şoför istemiyoruz sonucu çıkar.

İşte bu noktada müdahale gerekir. Kadın şoförü istihdam etme inisiyatifini alırsanız, kadın şoförleriniz, eşitlikçi istihdam politikalarınız, dağılan toplumsal önyargılarınız, sesi kısılan nefret şakşakçılarınız ve toplumsal barışınız olur.

Yoksa trafik ve şort kavgasında mırıltılar içinde kaybolup gidersiniz.

Muğla Belediyesi’ne teşekkürler…

Feminist erkekler neden seksidir?


Çünkü feminist olmayan erkekler eksiktir. Ataerkil sığınaklarının ardındaki gerçeklerin açığa çıkmasından ölesiye korkarlar. 

Kendi zayıflıkları ve güçsüzlükleri ile yüzleşemez, arkasına saklanabilecek bir kadın ararlar.

Yetenekli veya herhangi bir konuda iyi olabilmeleri ancak dünyanın yüzde ellisinin onlardan kötü olduğu ön kabulüyle mümkündür. 

Bu cinsiyetçi sanrıları ellerinden alındığında varoluşlarını doğrulamak için tutunacak bir dalları kalmaz. 

Gerçek erkekler feministtir.

Gerçek bir erkek, kadının cinsel/sosyal/ekonomik gücünden korkmaz. Çünkü kendi gücünü başkalarının zayıflığına bağlamayacak kadar evrimleşmiştir.

Virginia Woolf’un tabiriyle, kendini güçlü gösterecek bir aynaya ihtiyaç duymaz

Korkmadığı için eşitlik talebini meşru görür. Hatta eşitlik talep edenlerin yanında yürür. 

İçindeki dürtülerden de korkmaz. Kendine karşı dürüsttür. Bu yüzden homofobik olamaz. 

Bebek çantasını sırtına bağlayan ve yemek yapan erkeği seksi bulma miti sanırım bundan kaynaklanıyor. Evrimini tamamlamış insanların zeki ve seçici üreme hormonlarımızı tetiklemesine şaşırmamak gerek. 

Artık, “ben kırık kolumla da kocama yemek yapmayı ihmal etmedim” diyen ezberden vakaların değil, erkeğin hayatı ne kadar paylaştığına ve kendine feminist diyebilecek güç ve cesarete sahip olup olmadığına bakan bilinçli hormonların Zamanı. 

Kadınların, Türk dizilerindeki, kızları kolundan çekiştiren, benim olacaksın diyip yandan pis bir gülüş çakan iş adamı kılıklı ataerkil robotları seksi bulduğunu zannediyorsanız çok yanılıyorsunuz. 

Yalnızlığınızın cevabı belki de buradadır…

Fransa’daki burkini tartışması

fransanin-burkini-yasagi-tartismalarin-odaginda-tepkiler-buyuyor-57c03b1766c7d

Birkaç gün önce Fransa’nın Nice kentindeki bir sahilde burkini giyen bir kadın polis tacizine uğradı ve zorla soyunması istendi. Bu olay sonucunda başlayan tartışma, polis şiddetinden daha ürkütücü.

Kimi köşe yazarları, politikacılar, akademisyenler hatta ülkenin Başbakanı, burkini (haşema) nın Fransa’nın ulusal bütünlüğünü tehdit edeceğine dair görüş beyan ederek polis müdahalesini desteklediler.

Fransa Danıştayı’nın ilgili belediye tarafından uygulanan tesettür mayosu yasağını durdurmasına rağmen, kadın bedeni üzerinden yürütülmeye devam edilen bu tartışmayı oldukça sembolik ve korkutucu buluyorum.

Vücudunu açmak ve kapatmak güvenlik / özgürlük ikilisi  çerçevesinde serbest olmalıdır. Fransa’da başkalarını taciz veya rahatsız edebileceği düşüncesiyle sokak ortasında çırılçıplak soyunmak da uyarı ve cezalandırma sebebidir. Bunun tersi durumlar için, İsviçre’de esas alınan ise suratın açık olmasıdır. <<Açık toplum, açık yüz>> gibi bir sloganları var.

Yukarıdaki iki örnek de güvenlik-özgürlük dengesi açısından iyi örnekler.

Fransa’daki burkini tartışmasında kullanılan kamu düzeni ve ulusal bütünlük gibi kavramlar, doğru yorumlandığı zaman bireylerin güvenliği için çok anlamlı olabilir. Ama konu kişisel özgürlüklere geldi mi bu kelimeler beni hep korkutmuştur. Bireysel özgürlüklerle kamu güvenliği ince bir çizgide birleşir. Bu ince çizgide kalmak devletin karar alıcıları için çoğu zaman oldukça zor olmuştur. Yapılması gerekenin ne olduğu üzerine çok da düşünmeye gerek olmasa da kamu güvenliği ve ulusal bütünlüğe ilişkin sihirli sözcükler, bireylere bırakılan alanın sınırlarını bulanıklaştırır, haksız müdaheleyi sinsice doğrular.

Screen-Shot-2016-08-25-at-14.45.59-640x480

Kadın tesettürünün mantıklı bir izahı yok. Tesettür, kadın bedeninin günah sayılarak kadınların ikinci sınıf insan muamelesi görmesinin ve aynı zamanda sahiplenilerek köleleştirilmesinin en etkili araçlarından biri.

Diğer yandan, tesettür sarmalına bir şekilde düşmüş olan kadınları toplumdan dışlamanın ne gibi bir izahı olabilir?

Plajda fazla soyunduğu için kimseye karışılamayacağı gibi bedenini göstermemek de bir haktır ve bu alana girilmesi tam anlamıyla tacizdir.

Diğer yandan, çıplak bedenini göstermek istemeyen kişinin bambaşka kişisel sebepleri de olabilir. Estetik kaygılar, ameliyat izleri, veya herhangi bir sebepten kaynaklanan utanma duygusu. Örneğin dalgıçlara, sörfçülere, hız almak için vücudunun çoğunu kapatan mayolar giyen sporculara kimse karışmıyor.

İnsanları soyunmaya zorlamanın giyinmeye zorlamaktan herhangi bir farkı bulunmuyor.

Fransa’da burkini ile denize girme yasağını ve bu yasağı savunmaya çalışanların argümanlarını, en az burkini ile denize girmenin kendisi kadar anlamsız ve tutucu buluyorum.

Nüfus Kütüğü

Türk hukukunun kadınlar açısından mevzuatta eşitlikçi, uygulamada sorunlu olduğu görüşüne katılmıyorum. Medeni Kanundaki soyadı ve evlenmeye ilişkin bariz adaletsizliğin yanında, aile ve nüfusa ilişkin kanunlar da hayatımızı doğrudan ve bana göre derinden etkilemeye devam ediyor. 

Bizim yasalarımızdaki temel sorun, insanların “insan” olarak değil, “kadın” ve “erkek” olarak ele alınması. Bu şekilde, cinsel kimliğini veya yönelimini ataerkil düşünce dünyasına göre tanımlamak istemeyen kişiler tamamen sistem dışında bırakılıyor. 

Nüfus Hizmetleri Kanunu’nun 23. Maddesi “evlenen kadının kaydı kocasının hanesine taşınır” diyor. Ve tabi ki “kocası ölen kadın, kocasının kütüğünde kalabilir. Ancak isterse, babasının kütüğüne de dönebilir”

Kanun yapıcının bize tanıdığı özgürlüğe bakın… Baba ile koca arasına çekilmiş bir ip var, kadının bedeni ve kimliğine başka alan bırakılmamış. 

Medeni Kanun’da olduğu gibi konu aile ve nüfus hizmetlerine gelince de bütün cümleler “kadın” ile başlıyor. 

Türk hukukunda kadın, kocası ve babası var. Hukuk sistemi kadının kimliğini ve bedenini kocası ile babasına emanet ediyor.

Kimilerinin üzerine tartışmayı anlamsız bulduğu ataerkil hukuk sistemi, hayatımızı yarattığı kimlik kargaşası hatta kimliksizleştirme ile eline alıyor. Kadınların mecbur bırakıldıkları bürokratik çile işin en basit tarafı.

Mevcut nüfus sistemi hiçbir yanı sembolik veya önemsiz olmayan bu doğrudan sahiplendirme ile töre cinayetlerine, kadın bedeninin metalaştırılmasına ön ayak oluyor.

Nüfus kütüğü konusundaki mevzuat, Anayasa’nın eşitlik ilkesine ve Türkiye’nin taraf olduğu, evlenmede kadın ve erkeklere eşit haklar tanınmasını öngören BM CEDAW Sözleşmesi’ne de aykırı. 

Kadınlar en büyük mağdurlar gibi görünse de, hukuk sistemindeki koca ve baba vurgusu erkeğe de zincirler vurarak ailesine bağımlı hale getiriyor. 2008 yılından bu yana nüfus kütüğü değiştirme işlemleri de yasaklandı. Yani erkek birey de, kağıt üzerinde kendi ailesini kurma hakkından mahrum şekilde yalnızca mensubu bulunduğu eve bir gelin getirebiliyor.

Nüfus kütüğü konusundaki bu korkunç ayrımcılığın bir an önce giderilerek kadın alma-verme üzerinden oluşturulmuş mevzuatın ortadan kaldırılması gerekiyor. Evlenen kişilerin (bugünkü şartlarda ütopik gelecek ama) kadın ve erkek değil bireyler olarak tanımlanması ve en azından kuracakları ailenin kütüğünün nerede olması gerektiğine karar verebilmeleri gerekiyor. 

Esasında, kimlik numarası sisteminin bulunduğu ve kayıtların dijital ortamda tutulduğu bugünlerde kütük sisteminin ataerki ve ayrımcılığı körüklemekten başka bir şeye hizmet etmediği de açık.

Gülsüm Dolgun 2011 yılında bu konuyla ilgili bir kampanya başlatmış, yerel mahkemelerde sonuç alamayınca konuyu AİHM’ye kadar götürmeye kararlı olduğunu söylemiş. Umarım kararından dönmemiştir ve soyadı meselesinde olduğu gibi Türk kadını kimlik hakkını söke söke alacaktır.

Kimbilir belki kimliklerimizdeki gereksiz tüm kutuların; soy kütüğünün, dinin, cinsiyetin kalkacağı günler o kadar da uzak değildir. Belki o zaman tüm bu etiket kurgusunun mutsuzluk ve ayrımcılıktan başka bir faydası olmadığını anlamış ve anlatabilmiş oluruz. 

Seks

Gender-Whyfeminismisscary

Erkekler penisleriyle, kadınlar ise kendi bedenleriyle sevişir.

Türkiye’de kadınlara ergenlik dönemlerinde aseksüel olmaları gerektiği öğretilir. Kafamıza kakılan ilüzyon, seksin bir kadın için o kadar da önemli olmadığı ve seks konusunda ancak verici olabileceğimizdir.

Evlilik haricinde seks hayatı olan kadınlardan bile çokça duyduğum, aslında hiç de memnun olmadıkları, birşey hissetmedikleri, canlarını acıtan cinsel ilişkileri sevgililerinin hoşuna gittiği için sürdürdükleri… Yani bekaret hurafelerini bir şekilde, pratikte aşabilen kadınlar bile seksin kötü olmasının kendileri için bir sorun olmadığına inanmaya çalışıyorlar. Cinselliğin iyi olmamasının, kadının seksi sevmemesi / seksten zevk almamasıyla değil büyük ölçüde karşılarındaki erkekle ilgili olduğunu akıllarına getirmek istemiyorlar.

Yıllarca sürmüş beraberliklerinde evlilik aşamasına gelen genç kadın arkadaşlarım, kötü seks hayatlarını seks her şey değildir, iyi adam, iyi anlaşıyoruz, beni güldürüyor diyerek geçiştirmeye çalışıyor.

İyi ve beni güldüren bir adam neden arkadaşım değil de sevgilim hatta kocam olsun, anlayamıyorum.

Başka bedenleri arzulamayı öğretmediler bize. Bu yüzden sevişirken bile yalnızca kendi bedenimizi düşünüyoruz. Yatağımızdaki insanın nefesiyle, kalçasının kıvrımlarıyla, terinin tadıyla, o kişinin bedeniyle sevişemiyoruz.

Türkiye’de erkekler, gerçek kadınları kültürel hegemonyanın uygun gördüğü ölçü ve biçimdeki şişme kadınların kötü birer kopyası olarak görmeye meyillidir. Bu yüzden, biz de kendimizi öyle görmeye meyilliyiz.

İdeal olarak bildirilmiş ölçülere yakın beden, seks ile özdeşleştirildiği için seksi, kendi bedenimizi kalıpların içine sokuşturmak zannettik. Başkalarının kuralları içinde kendimizi arzulatmaya (ama aynı zamanda çok da fazla arzulatıp etiketlenmemeye) çalışırken durup ne istediğimizi düşünecek vaktimiz kalmadı.

Sosyal kelepçelerden kurtulup, kendi kurallarımız ve kendi duyularımızla, başka bir bedeni istemek, koklayarak, dokunarak, terleyerek, hissederek heyecanlanmak nedir bilemedik.

Bize kimse arzulamayı öğretmedi. Aseksüel ve sonsuza kadar kusurlu bedenlerimize hapsolarak bizi arzulayanlara yapışıp minnet etmeye tutuklu kaldık…

EBB (Ev – Bebek – Beden) Üçgeni ve Erkek Demokrasisi

a-womans-place_kl

Ekonomik özgürlük kadını evden uzaklaştıramıyor. Kadınların dünyaları bu sefer ev işlerini ve çocuk bakımını emanet edecekleri başka alanlara hapsoluyor. Yine ev ve çocuklardan başka birşey konuşamaz, düşünemez oluyorlar. Kadınların başındaki en büyük bela sanırım evleri. Aslında bir erkekle paylaştıkları evleri. Yalnız yaşayan kadınlar, evle ilgili konulara bu denli kafa yormuyorlar. Evin içine bir erkek girince nedense o erkeğin elinin ucuyla dahi tutmayacak kadar umursadığı işler kadının sorumluluklarının, dolayısıyla hayatının tam ortasına oturuveriyor.

150 yıl öncesine kadar bu denli önemsenmeyen romantik ilişki – sevgili beklentisi, çürümüş ve yozlaşmış eşitsiz aile ilişkisinin allı pullu ambalajıdır aslında. Paketi açıp içindeki yavanlığı sezince sizi ömür boyu köleliğe sürükleyecek başka küçük bir paket sunulur: bebek.  Bu sefer çocuğun hangi okula gideceği, hangi kursu alacağı, çocuğun dünyası kadının dünyası oluverir. Çocuk romantik ilişkinin tatlı meyvesi olarak görünse de aslında kadını ev-bebek-beden yaşam üçgenine bağlayan en önemli duygu sömürüsü malzemesidir. Gerçekte kadının hayatındaki erkeğin kim olduğunun bir önemi yoktur. Kimse kocanızla neler konuşabildiğinizle veya o adamla yaptığınız sekste orgazm olup olmamasıyla ilgilenmez. Kadının evine bağlanması ve bebek yapması için gerekli malzemedir erkek.

Kadının dünyasının sıkıştırıldığı üçgenin son öğesi kendi bedenidir. Ev (içinde bir erkek varsa), bebek ve beden. Ev ve bebek olsa bile, kendi bedeni hakkındaki bitmez tükenmez endişeleriyle uğraşır. Parlak bir cilt, ince bacaklar, dolgun memeler, güzel dudaklar, derin bakışlar ve kılsız kollar bir ömrü yiyecek kadar büyük mevzulardır.

Ne kadar para kazandığınız veya ne kadar önemli işler yaptığınız kimsenin umrunda değildir. Dünyaya müzikle, bilimle, resimle, sporla bakamazsınız. Kadın, ne yaparsa yapsın ebb üçgenine itelenir. Sürekli evini (eğer içinde bir erkek varsa), bebeğini (olsa da olmasa da) ve bedenini düşünür, bunlarla ilgili anlamsız detaylara kafa yorar.

İşte tam da bu yüzden, demokrasi yerle bir edilirken veya ona sahip çıkmak için gösteriler yapılırken iki ayaklı kravatlı adamlar yığınına mahkum oluruz. Kadının varoluşu ebb (ev – bebek – beden) üçgenine sıkıştırıldığı için başka yerlere kafasını çevirdiği anda kafasına tokmağı yer: Bekar. Çocuğu olmamış. Çirkin.

Ülkede darbe girişimleri atlatılıp bombalar patlayıp kazanlar kaynarken TBMM’de partileri adına konuşmaları erkekler yapar. Yeni  Anayasa çalışmalarına tek kadın siyasi parti temsilcisi sokulmaz.

Sevgili kadın kardeşlerim,

Evinizin (erkekli olan), bebeğinizin ve bedeninizin sandığınız kadar önemi yoktur.

Bunlar, varoluşunuzu dört duvarın arasına hapseder. Bir evin, bir bebeğin varlığı hoştur ama bunlar, kafanızı pencereden dışarı çıkarmanıza engel değildir. Ve yaşam, içinde erkek olmayan bir ev, o erkeğin meyvesi olmayan bir bebek ve başkalarının yazdığı ölçülerden farklı bir bedenle de güzeldir, gerçektir ve tamdır. Bu üçgene hapsolan çok güzel bir teyzem var. Çocukken, hayatını kiraya vermiş olduğunu düşünürdüm. Bir gün gelecek ve teyzem gerçekten yaşamaya başlayacaktı.

Her durumda, fikir beyan etmek güçlülerin işidir. Bugün bedenimiz, hayatımız, iffetimiz ve başka şeyler hakkında erkeklerin fikirlerini dinliyoruz. Kadın olmamaları dışında görünürde hiçbir niteliği olmayan erkekler dünyayı yönetiyor. Yaşamımız hakkında atıp tutup kararlar alıyor, açık oturumlarda fikir sallıyorlar. Bizim sallamaya cesaret edemeyeceğimiz kadar önemli konularda (!).

Siyaset, bizim çok kıymetli evlerimizin içinde,

Bizi erkekli evlerimize,

Kendi bedenlerimize,

Kiralık hayatlarımıza mahkum eden, siyaset.

Özgürlük için fikir beyan edenlerin arasına katılmamız, gasp edilmiş söz sıramızı, oy kartlarımızı geri almamız gerekiyor.

Lanet etmek için bile durmadan yolumuza devam ederek…

 

Olimpik Anneler

olimpikannelergorselolimpik-1-size-detail

Yine kadınlar üzerine bir erkek projesi.

Olimpik Anneler Projesi’nin temel hedefi, ülke çapında çocukların spora teşvik edilmesi için farkındalık ve bilinç oluşturmak. Proje kapsamında çocuklarına spor yaptırmak isteyen ama onları nerede, hangi tesise ve spora yönlendireceği konusunda yardıma ihtiyacı olan annelere rehberlik edilecek.  Başka anlamda evin direği olan özverili annelere yeni bir misyon daha yüklendi, sporda da çocuklarına model ve yol gösterici olacak.

Ebeveynlik sorumluluklarının yanında ebeveyn olmanın tüm olumlu duygu ve sonuçlarının da yalnızca annelere yüklenmesini kadınlar kadar erkekler açısından da rahatsız edici buluyorum.

Yakın geçmişte, evin reisi hukuken erkekti. Nikah törenlerinde evlilik cüzdanı erkeğe verilirdi. Bu durum rahatsızlık yaratmaya başlayınca kanun değişti, artık evlilik cüzdanı kadına verilir oldu, “kadın evin direğidir“, “evde kadının sözü geçer” gibi kargaların güleceği söylemler, ev-aile-çocuk üçgenini iyice kadına itelemenin bahanesi oldu.

Baskının en başarılısı baskı görenin kabulü ile olandır. Kadına ev için biçilen kutsal rol üzerimize öyle yapıştı ki, bu rolü üstlenmezsek ayıp oluyor. Erkeğin ev ve çocuk konusunda zaten üzerine düşenleri birazcık ucundan tutması ise bize yapılan büyük bir jest, fedakarlık gibi gösteriliyor.

Bana matematiği, biyolojiyi annem öğretti; sporu, şiiri ise babam hayatıma soktu. Bir çocuğun spora yönlendirilmesini yalnızca anneye yükleyip bundan proje yapanlar hafta sonlarını çocuklarına ayırıp onlarla spor yapan, veya çocuklarının profesyonel spor hayatına başlamasına ön ayak olan babaları nereye koyuyor?

Olimpik anne fikri, çocukları olan kadın sporcular hakkında ne diyor? Bu kadınların hayatının kolaylaştırılması, olimpiyat oyunları veya farklı organizasyonlardaki ihtiyaçlarının karşılanması için ne yapıyor?

P&G’nin sponsor olduğu kampanyaya göre, Çocuğuna spor yaptıran her anne “Olimpik Anne”dir. Spor kültürü ve bilinci olan spor dostu tüketiciler, P&G ürünleri alarak çocukların sporla büyümesine, kötü alışkanlıklardan uzaklaşmasına, sağlıklı nesil yetişmesine, devletin sağlık harcamalarının önemli ölçüde düşmesine katkıda bulunun.

P&G ürünleri de temizlik malzemeleri, çamaşır bulaşık deterjanları, çocuk bezleri falan. Yani evinizin işlerini yaparken çocuğunuzu da spora gönderin. P&G ürünlerinin seksist çamaşır bulaşık reklamlarına zaten alıştık. Şimdi ataerkil kurumlarla elele verip sosyal projeler de üretmeye başlamışlar.

Bir çocuğun büyütülmesi, eğitimi, desteklenmesi yalnızca onu doğuran kadının sorumluluğu değildir. Kadına bu rolü biçmek, yalnızca onu sosyal ve iş hayatından uzaklaştırarak ulaşılması imkansız mükemmel anne olmaya itmiyor. Aynı zamanda 3 ay kadına 10 gün erkeğe ebeveynlik izni veren ataerkil devletin kafası ile erkeklerin, babaların, çocuklarının sorumluluğunu ve sevgisini almaktan uzaklaşmalarına da sebep oluyor.

Projede başarılı kadın sporcuların annelerinin de ismi geçse de, kullanılan görsellerde genellikle koşup giden erkek çocukları ve onların arkalarından bakarken evde Fairy ile parıl parıl bulaşıklarını dizen fedakar anneler yer alıyor.

 

 

Kızlık Zarı Dikimi

34339

Kızlık zarı dikimi fiyatları her hekim için uyguladığı teknik ve kullandığı ürünlere göre farklılık gösterebilir. Kızlık zarı dikimi fiyatları 1500-3000 TL arasında değişkenlik gösterir.  Kızlık zarı onarımı yapan doktorların ve kızlık zarı tamiri yapan merkezlerin ücretleri kesin kanama garantisi vermesi ile de ilgilidir. Bu konuda mağdur genç bayanlara kızlık zarı dikimi yapan doktorlar kızlık zarının yırtık şekli ve vajinanın genişliğine göre de kızlık zarı dikimi fiyatını belirler.

Bu cümleler Ankara’da yaşayan ve size çok makul fiyatlara kendi deyimi ile hayata tutunma şansı veren bir kadın uzman doktora ait.

Jess WELSS’in Fahişeliğin Tarihi adında 1997 basımı şahane bir kitabı var. 19. Yüzyılın Avrupasında kadınların yerini anlatırken, bugün maruz kaldığımız tüm sınıflandırma, baskı ve nefretin kökenlerini açığa çıkarıyor. Kendi kültürümüze, tarihimize, toplumumuza veya dinimize özgü sandığımız kutsalların ataerkil düzende kadının baskı altında tutulmasının küresel araçlarından başka birşey olmadığını görmek için okunması gereken bir kitap.

WELLS, Victoria dönemi kadının en belirgin şekilde yansıtan belki de en birincil durum bekaretin müthiş revaçta olmasıydı diyor:

Victoria dönemi insanlarına göre bekaret bir kadında arzu edilebilir her şeyin özüydü; bir bakire masumdu, saftı, gözü açılmamıştı, fethedilecek ve sahip olunacak bir şeydi… kızlara vajinal duvarları sıkıştırmak için şap gibi su ya da sirkede çözülen sıkıştırıcı eriyikler şırınga ediliyordu, ya da ne tür bir işkence olduğuna siz karar verin, erkeğin arzularına uygun olması adına vajina tek parmak ölçüsüne indirilinceye dek dikiliyordu.

1800’lerin sonlarından bahsediyoruz.

2016 yılının Türkiye’sinde kızlık zarı dikimi anahtar kelimesine verilen reklam sayısını görseniz dudağınız uçuklar. Çok bilgili, uzman doktorlar, kesin kanama garantisi vererek güya kadınlara hayata tutunma şansı veriyor. Bu işlemin ahlaki boyutunu tartışanlar da var, erkeklerin kandırılmasının doğru olup olmadığı açısından!

 

Bu konuda doktora en çok sorulan biri de şuymuş:
 Küçük kızım 5 yaşında vajina bölgesinde sık sık akıntı ve kaşıntı oluyor. Elini çok sık vajinasını sert sert kaşırken buluyorum. Kızlık zarı bozulmuş mudur?

Anne, kızının nasıl bir sağlık sorunu olabileceğiyle ilgilenmiyor, kızını doktora götürmek aklına bile gelmemiş. Önemli olan tek şey 5 yaşındaki bir kızın bekareti.

Tüylerim ürperiyor. Söyleyecek hiçbir şey yok . Söyleyecek çok şey var. Bu sosyal kurgunun kadının boynuna geçirilmiş bir tasma olduğu, kadınlara 1500-3000 tl arası fiyatlara bekaret hediye eden doktorların ahlaksızlığı, kadınları ve erkekleri bu şizofreni noktasına getiren güya kültürel-dini-geleneksel kaygıları…

30 yaşındaki bakire arkadaşlarım,

Kızlık zarım esnekmiş diktirsem de kanasa diye düşünen zavallı hemcinslerim,

Sevdiği kadını kanatmayı kendi egosunun parçası haline getiren  erkekler,

18. yüzyılda fahişeleri değerli kılmak için kullanılan kanın peşindesiniz. 

Keşke gerçekten sevgiye aşka merhamete ve paylaşmaya da bu kadar değer verebilseydiniz.

 

İdeal Kadın

rejim yapma

Hepimiz bir ideal peşindeyiz.

Öyle derin konular, büyük idealler sanmayın.

İdeal popo, ideal meme, ideal karın, ideal bacak, ideal tırnaklar, ideal ayaklar, hatta ideal vajina.

Bu arada, ideal hobiyi, ideal işi özellikle de ideal parayı tek başına bulmaya çalışmak çok az kadının aklına gelir. En iyi ihtimallerde, sosyal onayı hak edeceğimiz ve bizi hayatta tutacak bir meslekten sonra ideale en yakın bedenimizle ideal aileyi kurarız.

Kendimize çok sevecek, iyelik ekleri ekleyecek, ismini ismimize takacağımız bir erkek bulamazsak hayatımız eksik kalır. Bu konuya öylesine derinden odaklanırız ki, hayattan başka bir şey istemeyi unuturuz.

Bir erkeği çok sevmemiz gerektiği çok küçük yaşlardan türlü yöntemlerle kafamızın en derin yerine işlenir. Tuhaf şekilde, kendimize en yakın  hissetmemiz gereken kişinin aynı zamanda bize en az benzeyen ve bizi en zor anlayan gruptan olması gerekir.

Oysa çok seveceğimiz kişinin bir kadın da olabileceğini kabul edebilsek belki kendi bedenimizi de sevmeyi öğrenebilirdik. Belki o zaman bedenimize duyduğumuz nefreti ve onunla ilgilenmeyi bir kenara bırakıp beynimizle ve dünyanın geri kalanıyla alakadar olabilirdik.

Bu erkeksiz hiç olma durumunu yatalak olduğunu ve yaşamını devam ettirmek için sürekli bir başkasına ihtiyaç duyduğunu zanneden sapsağlam bir insana benzetiyorum. Bu eksikliğe öylesine inanıyor ki kocaman bir hayatı tek başına ayağa kalkmayı aklına bile getirmeden yaşayıp bitiriyor.

Bütün hayaller erkekten sonra geliyor. Erkekle güzel bir ev, erkekle güzel bir araba, erkekle güzel bir tatil, erkekle sevilecek bir çocuk.

Hayatımızdaki erkek kadar mutlu oluyoruz. Onun bizi mutlu etmek istediği kadar.

Dünyevi hırsları daha çok küçük yaşta bir kenara bırakıyoruz.

Ne çok para kazanmanın ne de bizi mutlu eden herhangi bir şeyin peşindeyiz.

Sadece bedenimizi satmak derdindeyiz.

Böyle böyle, bağıran adamlar siyasetinde kaybolup gidiyoruz… Ağzımızı açmak aklımıza gelmiyor.

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑