Ara

Yakılacak Düşünceler

Bunlar değil, onlar yanacak

Kutsala saygı, insanlığa silgi

Irkçılığa karşı çıkabilirsiniz. Küçük yaştaki kızların evlendirilmesini eleştirebilirsiniz. Cinsiyet ayrımcılığının yanlış olduğunu söyleyebilirsiniz. Bir insan grubunu fiziksel veya başka özelliklerine dayanarak aşağılamanın, farklı muamele ve kurallara tabi tutmanın çağdışı bir davranış olduğunu yazıp çizebilirsiniz. Ancak tüm bunlar herhangi bir dinin gereği olarak yapılıyorsa ağzınızı açamazsınız. Konuşmak, yazmak, söylemek yasaktır. Faili meçhule kurban gider, toplumsal lince uğrayabilir, en iyi ihtimalle saygısızlık ve özgürlüklere müdahale ile suçlanırsınız. 
Bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu en büyük çıkmazın bu olduğunu düşünüyorum. Toplumlar gelenekselleştiği için sorgulanamaz normlar haline gelen sosyal ve dini öğretileri sorgulayıp reforma tabi tutma özgürlüğünü kazandıkları gün gelişmeye başlıyorlar. Bizim sorgulanamaz normlarımız, örneğin gecenin bir köründe hasta, yaşlı, bebek demeden davulla uyandırılmayı zorunlu kılar. Tek kelime edemezsiniz. Bizim geleneklerimiz kadınları ABD nin bir zamanlar otobüslerde yaptığı gibi cenazelerde ve her türlü manevi törende en arkaya iteler. Sesinizi çıkaramazsınız. Bizim töremiz işin içine dini değerler girince yolsuzluğu hoş görür, sistem çürür, kokuşur, kılınızı kıpırdatamazsınız. 
Özgür düşünce değil, soru sormak değil, kutsala saygı kisvesi altında susup oturmak öğretilir, oturur kalırsınız. 
Öyle işte, oturmaya devam…

Reklamlar

Eşcinsel çiftlerin evlat edinme hakları


Bir çocuğun normal bir ortamda büyümesi nedir? 

Gelin Türkiye’de hepimizin az çok yakın şartlarda büyüdüğü normal hatta “doğal” şartlara bakalım.

Fedakar bir anne, güçlü bir baba figürü gerek. Kimliğini ve hayatını çocuk büyütmeye adamış, başkaları için kendisinden vazgeçmiş bir kadın. Her işi çözen, ekonomik yükümlülükleri sırtlanan, duygularını tam olarak belli edemeyen bir adam. 

Çalışsa da, maaşını veya en iyi ihtimalle ev ekonomisine dair karar ve hesapları eşinin eline bırakan, kendi hayatı adına karar alamayan ev hapsindeki kadın. Hayat felsefesi cefa üzerine kurulmuş. Kendisi için bir şey yapsa, akşam eve gelince yemek yapmak yerine ayaklarını uzatıp bir bardak şarap alıp kitabını eline alsa ayıplanır. Hayata gelirken görevi belirlenmiş: yedirmek,içirmek temizlemek, giydirmek. Kaygılanmak. Yorulmak. İsyan etmemek. Kabullenmek. Cefa feda hüzün. 

Öbür tarafta sırtına binen erkeklik ağrısıyla kıvranan, bazen agresifleşen bağıran, karar alan adam. Ailenin geçimi, namusu onun üstünde. Karısının da hakkı, namusu, kavgası ona ait. Sorumlu kendisi. Eve gelip ayağını uzatabilir. Ama ağlayamaz, kendini bırakamaz, bugün de evde oturup iki soğan doğrayayım stres atayım diyemez. İstediği renkleri giyemez. Neyden hoşlanıp hoşlanmadığı kiminle sevişmek istediği ona sorulmaz. Cinsel yöneliminden ölesiye korkacak kadar köledir.

Normal ortam bu mu? Doğal olan tek eşli heteroseksüel ilişkiyi dayatan ataerkil toplumların yarattığı hastalıklı kadın ve erkek modellerinin gelecek nesillere dayatılması mıdır? 

Bakıma muhtaç, (çoğunlukla kendi heteroseksüel ailesinin) taciz ve istismarına uğrayan milyonlarca çocuk var. Bu çocuklara iyi bir eğitimle özgür ve çağdaş bireyler olma şansını bir kadın, bir erkek, bir kadın ve bir erkek, iki kadın, iki erkek, herhangi iki insan neden sunamasın? Çocuğun sosyal kurgular kafasına kazınmadan, korkmadan, kendini tanıyarak, insanları ve farklılıkları sevmeyi öğrenerek büyümesinden daha kutsal bir şey olabilir mi? 

Keşke kendisinden korkmayan, kimi seveceğine özgürce karar verebilen, insanları hayatı canlıları etiketlemeden sevme kapasitesine sahip kişilerle büyüyebilse çocuklarımız.

Partnerinden korkan, partnerini aşağılayan, partnerine görevler biçen aileler normal değildir. Bir çocuğun büyütülebileceği ortamda normalin tek koşutu saygı ve sevgidir…

Not: “Doğallık” argümanıyla ilgili olarak, doğada 1200 den fazla canlı türünün hemcinsleriyle partner olabildiğini ve bu eşcinsel canlıların aynı zamanda yavrularını kaybeden/ terk eden başka canlıların çocuklarını evlat edindiklerini biliyor muydunuz ? 

Türbanlı feminist

tumblr_njxjcicjds1r1yzm3o1_1280

Türbanlı feminist olur mu?

Elbette olur.

Türkiye’de hemen her kadın tesettürlüdür zaten. Düşünceleri, cinselliği, hayatı zincirlenmiştir. Sınırları bellidir. Bedeni ayıptır.

Başörtüsü, türban veya herhangi bir örtünmeyi, toplumsal itelemelerle yaptığımız evliliklerden, törenlerden, kendi ismimizi bile veremediğimiz bebeklerin fedakar anneleri olmak zorunda kalıp annelikle ilgili, cinsellikle ilgili, seksle ilgili, kadın olmakla ilgili hiçbir konuda gerçek duygularımızı olduğu gibi ifade edememekten farklı görmüyorum.

Ben başörtülü bir kadın değilim. Dinsel mekan veya törenler dışında hayatımın hiçbir döneminde başörtüsü takma baskısını yaşamadım / gereğini hissetmedim. Ama bu ufacık tecrübelerim hayatımda kendimi en aşağılanmış hissettiğim anlardır. Saçımın günah olduğu alanlar sosyal anlamda engelleyebildiğim veya kendimce karşı koyabildiğim bir kaç andan ibaret olsa da bedenimin ayıplanması sanırım 8-9 yaşımdan beri hayatımın her anında var.

Peki başörtüsünü kendi isteği ve iradesiyle takan kadınlar? Bir kaç kapalı arkadaşımla bu konuyu konuşmayı denedim ama işin içine inançlar ve kutsallar girdiğinde herhangi bir konuyu sansürsüz konuşmanız neredeyse imkansızdır. Bir çoğu dinin gereğini tam olarak yerine getirmek istediğinden bahsetti, en çok da çocuklarını dine uygun yetiştirebilmek için, annelerini böyle görmeleri gerektiğini düşünüyorlar.

Ama ben işin arkasındaki erkek felsefesine bakmadan duramıyorum. Türban veya başörtüsü veya tesettür, bana göre tamamıyla bir erkek kıyafetidir. Erkeklerin olmadığı bir dünyada kadınların bedeni günah sayılmayacağından onu büyük bir ayıpmış gibi saklamaya da ihtiyaç duymayacaktık herhalde… Buradan bakınca bireysel bir karar göremiyorum.

Yine de işin esası, hepimizin erkek tesettürünün bir çeşidine bürünmüş olduğumuz gerçeği. Erkeklerin bile.

Bu durumda, her kadın, her insan, özgürlüğünün sınırları nereye çizilmiş olursa olsun, varoluşsal haklarını savunabilmeli ve tüm kadınlar ve tüm erkekler farklılıklarının esasında toplumsal dayatmaların sinsi görüntüleri olduğunu bilerek birbirleriyle dayanışma içinde olmalı.

Geçtiğimiz yaz, Fransa’da burkini ile denize girme konusu tartışıldı. Dünyanın her yerinden insan hakları savunucuları Fransız belediyenin yasak kararını gülünç ve aşağılayıcı buldu. Her bireyin istediği kıyafetle denize girebilme hakkının bulunduğu, 21. yüzyılda mantıklı bir insanın varabileceği tek sonuç.

Geçtiğimiz Şubat ayında ise, İsveç’in ilk feminist hükümetinin kadın bakanları İran ziyaretlerinde başörtüsü takarak Ruhani’nin önünde sırayla selam durdular. Dünyanın her yerinden insan hakları savunucuları bu olaya utanç yürüşü dedi.

Swedens-walk-of-shame-hi-red

İşte bu iki olayın arasındaki çizgi başörtüsü konusunda durulması gereken yeri anlatıyor. Bir tarafta herkes ne istiyorsa onu giyer diyen çağdaş insan hakları savunucuları, öte yanda belirli bir renge sahip insanlara yapılsa kıyameti koparacağımız muameleye her gün maruz kalan müslüman kadınlar.

İran’lı yazar Masih Alinejad, evet diyor, burkiniyi veya başörtüsünü yasaklamak akla, mantığa, insanlığa sığmaz.

Ama İsveç’li kadınların yaptığı, İran’lı kadınların haklarıyla dalga geçmektir.

Çünkü söz konusu olan bir bez parçası değil,  Orta Çağ zihniyetiyle bir grup insanı günah saymaktır, söz konusu olan insanlık onurudur.

Birkaç yüzyıl önce kadınların ruhu ve aklı olmadığına inananlar çoğunluktaydı. Nüfus sayımlarında yalnızca erkekler ve hayvanlar sayılıyordu.

Amerika’nın renkli insanları yalnızca 50 yıl öncesinde sivil haklar mücadelesini verebildiler.

Büyük bir çoğunluk, zencilerin arka koltuklarda oturmasını zorunlu kılan yasaları normal karşılıyordu.

Afrika’da sünnet edilen kadınların %85’inin toplumsal değerlere uyup evlenebilmek için kendi rızalarıyla sünnet edilmeye gittiğini biliyor muydunuz?

Bu yüzden, normal – kültür – değer diye adlandırdığımız şeylere dikkat etmek gerek.

Romantize ettiğimiz, gelenek lafının arkasına saklayıp değer biçtiğimiz kıyafetler başkalarının canını yakıyor, hayatlarını zincirliyor olabilir.

Düşünüyorum öyleyse rahatsız ediyorum. 

feminists

Kadınlar genellikle ikna edilebilir karakterleri oynar. Kişilerle olaylarla ilgili bakış açıları net değildir. Çiçekle affedebilir, yüzükle ikna edilebilir, özür ile tekrar sevebilir. Filmlerdeki ve kafamızdaki erkek karakterler ise kararlıdır. Sevdiği veya sevmediği, aklına yatan ve yatmayan, değiştirilemez. Değiştirilemezlik muhafazakarlığı ve geçmişi simgeler. Aynı zamanda da gücü.

Bugün sosyal anlamda idealize edilen kadından beklenen akıllı ve uyumlu olmasıdır.   Yüzeysel bir genel kültür, doğru zamanlarda doğru cümleleri kurabilmek, düzenli makul bir gelir sağlayan -hafif- bir iş.

Kalabalıklarda selamlaşmayı iki genel geçer sohbeti becerebilmeli, küçük net cümlelerle güzelce kendini ifade edebilmelidir kadın. Genel geçer laflar, uzamayan cümleler uygun görülür. Bir kadının gerçek düşünceler ve kararlılıkla tavır alması rahatsız edici olabilir. Kadın genel geçer genel kültürüyle, genel kibarlıkta ve genel ses düzeyinde kalmalıdır.

Sosyal beklentinin dışına çıkan, benliğini ve haklarını fazlasıyla önemseyen, bunun getirebileceği fiziksel ve düşünsel aşağılamalara aldırmayan kadın, rahatsız eder. Özgüven, fiziksel görünüş ve evlilik eşleşmesiyle sağlanmalıdır, kararlı bir karakterle değil.

Oysa, ahlaksız önyargıları,  şiddete susamış davranış kalıplarını bitirebilmek için inançlı kadınlara ve erkeklere ihtiyaç vardır. Cinsiyetlerinin sınırları o kadar da keskin olmayan kadınlar ve erkeklere. Cinsiyetler, etnik milliyetçiliğe benzer. Sınırları ne kadar çok çizerseniz, o kadar keskinleşir. Keskinleştikçe şiddetli, zararlı, ayrımcı olur. Daha az erkek, daha az kadın olup, daha kararsız ama daha duyarlı, daha aktif ama daha ılımlı insanlar olabiliriz.

Muhafazarkarlık ve ataerki ile savaşmak sessiz sedasız olmaz. Çok sesli ve cesur olmak gerek. Kadınlar kurban, erkekler şehit olmasın diye, rahatsız etmek gerek. Tek kişi dünyanın tüm haksızlıkları ile savaşamayabilir, buna vakti, dili, gücü elbette yetmeyecektir. Ama tek kişinin yaşama, insanlara, canlılara duyduğu sevgi ve bu kişinin sesini çıkarmaktan korkmaması kocaman sonuçlar doğurabilir. Kağıtlara kalpler ve çiçekler karalamaktan korkmayan tek bir erkek Ortadoğu coğrafyasının tarihini baştan yazabilir. Sesini çıkardığı için yargılanmaktan korkmayan tek bir kadın gibi. Cinsiyetimi tanımlamak zorunda değilim diyebilen tek bir insan gibi.

İşin güzel tarafı, artık tek kişi olmadığımızdan eminiz. Cadı da değiliz, günah da …

Bugün, rahatsız etmeliyiz.

 

 

 

 

 

Erkek fikirleri ve bilge kadınlar 


Pazartesi akşamı. 

Ülkenin korkunç gündemini tartışma programlarında masaya yatırıp normalleştirmeye çalışıyoruz. 

A haberde Canan Barlas ve 5 erkek var. CNN Türk te Ahmet Hakan ile 5 erkek 1 kadın. Habertürk’te Didem Arslan yılmaz sunuyor 2 erkek tartışıyor. Halk tv de ise Hakan Aygün ve 3 erkek. 

İktidara yakın, ana akım veya muhalif medya fark etmiyor. Her yerde erkekler konuşuyor. Gündemi yorumlayıp fikir beyan etme işi erkeklere veriliyor.

Kadınlar siyasi tartışma programlarını genellikle sunuyor. Nadiren katılımcı olabiliyor. Nadiren sesleri güçlü çıkıyor. 
Bir kadının fikirlerinin görsel medyada dile getirilebilecek hatta siyasi eyleme dönüştürülmesine izin verilecek kadar değerli bulunması ülkemizde oldukça az vuku bulur.

Kıymetli ve saygın fikirler bilgelikle, bilgelik ise genellikle tecrübe, olgunluk ve yaşla ilgilidir.

Kadınlar ise, olgun ve yaşlı olma düşüncesinin dişilikle bağdaşmadığına inandırılarak büyütülürler. 

Dişi olmak fikirsiz bir bedeni konforsuz bir şekilde taşımaktan ibaret sanılır.

Daima kusurlu daima düzeltilmeye muhtaç,”biyolojik saati” ömrünün yarısına gelmeden dolan bir beden.  

Görüş bildirmek güç ister ve bu kusurlu, güçsüz, zayıf bedenle uğraşan kadın, aklının gücünün farkına varacağı yıllarda, anne sıfatını kazanmanın baskısı ile 30 yaşında botoks yaptırması gerektiği düşüncesi arasında delirmekle meşguldür. 

Halbuki, tek bir biyolojik saatimiz vardır, o da yaşamın kendisidir. Yaşlandıkça büyüyen insanlığımız ve dişiliğimiz gücünü aklımızdan ve kalbimizden alır. Cinsel kıtlık yaşayan klonlanmış gözlerin estetik anlayışından değil. 

Kadınlara yaşı sorulur. Yaşlanmak ayıp değildir. Yaşlanmak bilgeliktir. 

Bu karanlık günler kaybolup gidecek. 

Ve bilge kişiler dünyayı, estetik ameliyatlarla, diyetlerle değil; müzikle, sözle; mutluluk, eşitlik, sevgi ve akılla güzelleştirecek…

Erkeklik Sanrıları

cscyyyxwuaavsku

Çocukları hayatın gerçekleriyle yüzleştirmek yetişkinlere zor gelir. Bir çocuğa ölümü, parayı, seksi anlatırken zorlandığımızı sanırız. Oysa henüz dolduruşa gelmemiş temiz beyinler dünyaya sansürsüz ve ön kabulsüz baktığı için olan biteni yetişkinlerden daha sakin, daha nesnel ve daha geniş gözlerle görürler.

Gerçekte zor olan, yetişkin masallarına ölesiye inanmış <<büyüklere>>, yüzyıllardır doğru sandıklarının safsata olduğunu anlatmaktır.

Ortadoğu coğrafyasında yetişmiş görece çağdaş düşünce sahibi bir erkek sanır ki;

<<Bakirelik bacak arasında değildir, kafadadır diyenler yanılıyor. Bakirelik kalptedir.

İnsanlar elbetteki oradaki 2 gramlık zara takılmıyor. Burada önemli olan kadının kalbinin durumu. Erkekler kalbinde sevgi olmadan, sırf boşalmak için bir kadınla sevişebilirler. Sonra da hiçbir şey hissetmeden gidebilirler. Ancak kadının yapısı genelde farklıdır. Kadın önce duygusal bir bağ kurar. Kadın için ilk öptüğü dudak, ilk seviştiği erkek, ilk koynuna girdiği erkek, onun için farklıdır. İnsanlar bu özel anları birlikte yaşayıp, daha sağlam bir ilişki kurma peşinde. Kadın, bir erkekten ayrıldığı zaman kalbinin bir parçası da onunla birlikte kırılır.

Kim ne derse desin, onlarca erkekle sevişip, kalbi onlarca parçaya bölünmüş, kalp kırıklarıyla dolu bir kadınla evlenmekle, bakire bir kadınla evlenmek farklıdır.>>

Yukarıda okuduklarınız ataerkil toplumların yetiştirdiği erkeklerin kendi kendilerini ve bazı kadınları inandırmayı başardıkları bir yetişkin masalıdır.

Alıntının sahibinin düşünce dünyası, gerçeklikten uzak olduğu kadar ahlaki açıdan da sorunlu görünüyor. Her şeyden önce, seksi bir suç olarak kabul edip erkekleri de içgüdülerini kontrol edemeyen akılsız ve iktidarsız bir güruh olarak tanımlamak büyük haksızlık. Diğer yandan da, bir grup pipili insanı bir grup vajinalı insana ölümcül günah görülen bir suça bağışık kılmak akıl almaz bir çakallık örneği. 

Bazı gerçekleri kabul etmek zor gelebilir ama tam karşımızda olduğu gibi duruyorlar: Kadınlar da temelde içgüdüleriyle doğan insanlar olduğu için, kalplerinde sevgi olmadan, yalnızca fiziksel doygunluk amacıyla sevişebilirler. Toplumsal öğreti ve dayatmaların kadınları farklı arayışlar peşindeymiş gibi bir maske takmaya, beyaz saflık kıyafetlerini giymeye zorladığı doğrudur. Ancak biyolojik olarak bir kadın, birçok erkeğin inanmak istediğinin aksine, duygusuz doygunluğa en az bir erkek kadar hazırdır. Bu konuda bir kadının dünyasını anlamak isteyen erkeklere, ezberden okuma değil <<empati>> yapmalarını öneririm.

<<İlk>>lerin önemi cinsiyetten bağımsız olarak, her insan için hayata bakışı ve tecrübeleri çerçevesinde değişiklik gösterir. Benim durumumda ilkler, isyankar ve deneyseldi. Çocukken izlediğim bir filmden aklımda kalanlar kadar yalan yanlış ve bir o kadar duygusuz hatıralarım var.

İlişkilere bakış açısı, yine cinsiyetle değil, bazen kişinin kendisiyle bile değil, hayatın o günlerindeki tecrübeler, hisler, beklentiler ve tabi ki ilişki kurulan kişiyle ilgilidir.

Kadınların kalplerinin bir parçasının ayrıldığı kişilerde kaldığı inanışı beni güldürüyor. Pazar günleri çok ciddi TV kanallarında yayınlanan müzikli sohbet programlarından birinin erkek sunucusu buna benzer bir şey söylemişti. Aşkın Nur Yengi’nin <<ayrılmam>> şarkısı her kadının içinde bir yarayı temsil edermiş veya her kadın bu şarkıda kendinden bir parça bulurmuş gibi. Masum, tatlı bir inanış…

Evlilik öncesi cinsel ilişki yaşamamak, bu konudaki baskılardan arınmış bazı çağdaş toplumlarda da az sayıda kişinin kişisel tercihi olabiliyor. Kızlık zarı ayıbından bağımsız olarak, kadınla erkeğin karşılıklı bir sözü, genç çiftlerin masum romantik bir inanışı sonucunda. Buna itirazım yok.

Ama kararınızı biyolojik bir yaklaşımla verecekseniz, bakire bir kadınla evlenmenizi tavsiye etmem.

Her insan, öncelikle insandır. Ve insanlar merak eder. İnsanlar temelde içgüdüleriyle yaşarlar ve bizi bu içgüdülerden bağımsız kılan, okuyarak ve tecrübe ederek kazandığımız sosyal deneyim ve ilkelerle karar verebilme yeteneğidir. Bilgi azaldıkça, öğrenmeye katkı sağlayan tecrübe azaldıkça, içgüdü  ve merak devreye girer…

Karşılaştırılmaktan korkuyor olabilirsiniz. Korku insanidir. Aynı korkuyu kadınlar da yaşar.

Ancak açık gözlerle ve tecrübelerle yapılan tercihler gözleri bağlanmış kişilerin eline tutuşturulanlardan daha tutarlı, daha gerçek ve daha sadık olacaktır.

Charles Perrault Uyuyan Güzel ve Sindrella’yı yazdı. Jacob ve Wilhelm Grimm, Rapunzel ve Pamuk Prenses’i. Hans Andersen ise Prenses ve Bezelye Tanesi’ni . Güzel, güçsüz ve saf (cahil) kadınların erkek kurtarıcılarını bekleme hikayelerini hep erkekler yazdı.

Kadınları anlamak istiyorsanız erkeklerin yazdığı masallara inanmayı bırakın.

Ne mutlu ki artık Grimm kardeşlerin ataerkil saplantılarını değil Wachowski kardeşlerin aydınlık ve cinsiyetsiz dünyasını izleyebiliyoruz…

Sevginin ve cinselliğin saf, masum ve gerçek halini Sense8 isimli 21. yüzyıl dizisinde bulabilirsiniz. 19. yüzyıl masallarında değil…

 

Hipokrat da kürtaja karşıymış

page_tecavuze-ugrayan-cocuga-kurtaj-izni-yok_773000453

2012 yılında Diyanet İşleri Başkanı kürtaj haramdır diyordu. Dört yılda epey mesafe katetmişiz ki, Sağlık Bilimleri Üniversitesi Rektörü, Hipokrat’a atıf yaparak esasen muhafazakarlığına dayanan kürtaj karşıtlığını bilimsel gerekçelendirme ile yutturmaya çalışıyor.

Türkiye’de yasal olarak gebeliğin 10. haftası tamamlanmadan herhangi bir gerekçe aranmaksızın kürtaj yaptırmak serbest. Mevzuat devlet hastanelerinde kürtaj yaptırılabileceğini söylüyor, ancak uygulamada bir süredir devlet hastanelerinin büyük çoğunluğu kürtaj taleplerini geri çeviriyor. Gizem Coşkunarda, Haziran 2015’te Milliyet gazetesinde yayımlanan haberinde İstanbul’da görüştüğü 28 devlet hastanesinden yalnızca iki tanesinin kürtaj yaptırma talebine olumlu yanıt verdiğini, diğerlerinin ise kürtaj yaptırmanın yasak olduğunu iddia ettiğini yazmış.

Sorun yalnızca aslında kürtaj yaptırılacak sürede oldukça muhafazakar davranmış olan mevzuatın uygulanamamasında değil.

Ülkemizdeki kanunlara göre, kürtaj yaptıracak kadın evli ise eşinin, reşit değilse ailesinin rızası aranıyor.

İlk bakışta eşin rızasını aramak adil görünse de, evrensel insan haklarını benimseyen veya benimsemeye çalışan ülkelerde babalık hakkı, babanın çocuğu ile ilgili söz söyleme hakkı ancak çocuk dünyaya geldiğinde başlıyor. 

İnsanın bedensel bütünlüğü ve haklarına ilişkin algının en gelişmiş olduğu ülkelerde bile kadınların mücadelesi sürerken, Fransa gibi birkaç nadir örnekte kadınlar nihayet devleti arkasında almayı başarmış gibi görünüyor.

Fransa Sağlık Bakanlığı gebeliğin isteğe bağlı sonlandırılması (ivg.gouv.fr) başlıklı bilgilendirici bir internet sitesi hazırlamış. Kafamızdaki günah, yasak, yazık, hak, değil, gibi önyargılardan sıyrılıp kürtajın esasında kimi ilgilendirdiği ve nasıl algılanması gerektiğine ilişkin birkaç alıntı:

1.Kürtaj kısır olmanıza sebep olur mu?

Hayır, kürtaj kısırlığa sebep olmaz. Operasyonu takip eden aydan itibaren hamile kalabilirsiniz.

2. Kürtajın psikolojik sonuçları var mıdır?

Konuya ilişkin bilimsel çalışmalar, kürtajın uzun vadeli psikolojik sonuçları bulunmadığını gösteriyor. Ancak aynı hamilelik ve doğum sürecinde olduğu gibi, bazı kadınlar bu durumu daha iyi, bazıları daha kötü karşılayıp kimi daha çok ağrı çekerken kimi hiç ağrı duymayabiliyor.

3. Kürtaj yaptıran kadınlar doğum kontrol yöntemlerini kullanmıyorlar mı?

Yapılan araştırmalar, Fransa’da kürtaj yaptıran kadınların yaklaşık 3’te ikisinin işe yaramamış olan bir doğum kontrol yöntemini kullanmış olduğunu gösteriyor. Yani utanılacak bir durum yok.

4. Kürtaj yaptırmak için kabul edilen yasal süre nedir?

Fransa’da gebeliğin 12. haftasının sonuna kadar (en son regl olunan tarihten itibaren 14. haftanın sonuna kadar) kürtaj yaptırmak yasal. Ayrıca, gebeliğin 7. haftası tamamlanıncaya kadar operasyona gerek kalmadan ilaçla kürtaj yaptırmak da mümkün. Hangi yöntemi seçerseniz seçin, kürtaj yaptırmanın bedeli tamamen devlet tarafından karşılanıyor. 

5. Kürtaj yaptırmak için eş veya aile izni gerekiyor mu?

Hayır. Medeni olan veya olmayı hedefleyen bir ülkede, bedeniniz yalnızca kendinize ait kabul edildiği için, ne eş ne de reşit olmayanlar için aile izni gerekmiyor. Eğer 18 yaşından küçükseniz devlet size zorunlu psikolojik rehberlik hizmeti sunuyor. Reşit olsanız bile isteğe bağlı olarak bu hizmetten ücretsiz faydalanabiliyorsunuz.

Daha önemlisi, devlet sizi bu konu üzerine oluşturulan ücretsiz yeşil hat ile bilgilendiriyor. Utanmadan, sıkılmadan, utandırılmadan, hurafesiz, bilimsel çözümlere ulaşabiliyorsunuz. Amaçlanan, kararınızın hiçbir baskı altında kalmadan yalnızca kendinize ait olması.

Şimdi Fransa, kürtaj konusunda dezenformasyon yayan internet sitelerinin yasaklanmasını tartışıyor.

Biz ise Hipokrat’ı kendi muhafazakar safsatalarımıza referans göstererek sağlık bilimleri yapıyoruz. Kadınları her gün daha çok utandırıyor, kendi dünyalarına hapsediyor, suçluluğa ve istemedikleri yaşamlara mahkum ediyoruz.

Kürtaj günah değildir.

Bedeniniz yalnızca size aittir.

Yasal kürtaj süreleri içerisinde, karnınızdaki şey henüz bir bebek değil, bir hücreler topluluğu olan embriyodur.

Kürtaj asla cinayet değildir.

Kürtaj yaptırmak kanunlarla güvence altına alınmış yasal hakkınızdır, devlet hastaneleri size bu hizmeti sunmak zorundadır. 

Doğum kontrol kullanan kadınlar da kürtaj yaptırmak zorunda kalabilir, kürtaj her zaman ihmal veya bilinçsizliğin sonucu değildir.

Bu konuda kimsenin sizi utandırmasına izin vermeyin.

Devletin bedenlerimizi ailelerimizin ve kocalarımızın ellerine hapsetmediği günleri de göreceğiz.

Korku bulaşıcıdır, cesaret de öyle…

 

 

 

Şeriata ne oluyor 

“Ne oluyor” da 5 adam ve 1 kadın cinsel istismarı tartışıyor. Kadın, “18 yaşından küçük kızların evlendirilmesi cinsel istismardır, bunun başka bir anlamı yoktur” diyor. 

Bir adam, “18’i İsviçreliler bulmuş bizde adet gören reşittir” diyor. İslam hukuku diyor, bluğ çağı diyor. Kulaklarım uğulduyor. 

Kadın böyle bir şey olabilir mi deyince, “hop orda dur buna karşı çıkarsan şeriata karşı çıkmış olursun” diyen bir araştırma şirketi yöneticisi sağdan sıçrıyor. Yıl neredeyse 2017. Yer Türkiye. 

Şirin Payzın da “bu konuyu sonra tartışalım, konumuza dönelim” diyerek geçiştiriyor. Araştırma şirketi başkanı, “geçiştirecek bir şey değil bu, inanan kişiye modern hukuk uymaz, ayrı konular değil” diye diretiyor. 
Evet, artık geçiştirmemek, susmamak gerek. Sen insani değerlerleri, eşitliği, hakkı, hukuku, aydınlanmayı sevmeyen adam, evet, Şeriata karşı çıkıyoruz. Daha doğrusu şeriatla ilgilenmiyoruz. Burası orta çağ Avrupa’sı değil. Şeriat umrumuzda değil. Burası bir hukuk devleti, senin dini inançlarına göre değil, insan hakları ilkelerine göre hukuk işleyecek. 

Karşı çıkmaya daha yeni başlamadık ve epeydir şunu biliyoruz: 13 yaşında kız adet gördü diye onunla sevişebileceğini düşünüyorsan sapıksın. 13 yaşındaki kızla cinsel ilişki kurarsan suçlusun. Pedofili sapıklıktır. Bunu gizlemek için evliliğin arkasına sığınmak ahmaklık, dinin Allah’ın arkasına sığınmak ise alçaklıktır.  

Birileri din öyle emrediyor diyor diye sapkın fikirlere ağzımızı açamaz hale geldik. Kendine dindar diyor diye eli cebimizden çıkmayan hırsızlara ağzımız açık kafa sallıyoruz. Pedofili hastalarına törenlerle çocuklarımızı teslim ediyoruz. Dizlerimizin üzerine çökmüş infazımızı bekliyoruz. 

Artık yeter, yetişkin masalları yüzünden insan hayatıyla oyun oynanmaz. 

Seks yapma yetkisinin erkeklere kodlanması 

sexual-misconduct

Türk toplumundaki taciz, tecavüz ve şiddetin sebebi erkeklere sessiz sedasız el altından (aslında göstere göstere utanmadan) verilen ayrıcalıklardan kaynaklanır. Erkeklerin sahip olduğu en belirleyici ayrıcalık seks yapma yetkisidir.

Vergi toplama yetkisi devlette olduğu için sürekli devlete vergi borçluyuzdur. Çöp vergisi, katma değer vergisi, hava vergisi, su vergisi. Devlet, vergiyi kimden, ne zaman, ne kadar, hangi isimle alacağına kendisi karar verir.

Toplum, seks yapma yetkisini erkeklere verdiği için, erkeklere de sürekli seks borçlu olduğumuz düşünülür. Yalnızca kadınlar değil, kadınlar ve erkekler (gerekirse erkek çocuklar) erkeklere seks vermekle mükelleftir. Alıcı ise yalnızca erkek olabilir.

Seks alma işinin ismini de ataerkil toplum koyar. İşine geldiği gibi, ister çocuk yapma amaçlı kutsal anne seksi alır, ister kan akıtmalı babadan kocaya geçen namus tapusu seksi, ister zevk için yeterince kutsal olmayan kadınlarla yaptığı rastgele seks.

Bu yüzden, popüler kültürde rastgele seks yapan erkek idealize edilirken, rastgele seksin taraflarından biri olan kadın daima aşağılanır, ucuz, kolay ve aptal olarak resmedilir.

Erkek cinselliğine aşırı vurgu yapan ve kadın cinselliğinin yalnızca  erkek için var olduğunu zanneden ataerkil düzen, kendi sapkın kodlamalarıyla taciz ve tecavüzü meşru kılar:

s-6138db60e3e626337ec852b96cdfbaa402336a3d

Seks yapma yetkisinin kendinde olduğunu sandığı için, reddedilmeye ne tepki veremeyeceğini bilemeyen erkek nefrete ve şiddete de başvurur. Kadınların da cinsel anlamda reddedilme korkusu taşıdığını bilemez, kadın bedenini sürekli tüketim malzemesi olarak sunan medya bombardımanına maruz kaldığından bu ilüzyonla gördüğü her karşı cinsi kendisinin zanneder.

Kendi bedenleriyle ne yapacaklarına dair karar verme yetkisini her kadına tek tek ve bütünüyle geri vermediğimiz sürece çocukların ve bebeklerin dahi bedenini sahiplenen aşağılık tecavüzcülerin hikayelerini okumaya devam edeceğiz.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑